top of page

Güneşin batışını seher mi sanıyoruz?


Gutenberg’in matbaa makinesi, toplumsal devrimlerin ve özgür düşüncenin kapısını açarken, mimarlığın önce kutsal bir anlatım biçimi olarak yükselip sonra bireysel ve fanteziye açık bir sanat dalına evrilmesine neden oldu. insanlık, düşünceyi taşın üzerine kazımaktan, devasa anıtlar dikmekten ve ibadet yerlerine anlam yüklemekten, nihayetinde matbaanın icadıyla kağıda aktarmaya geçirdi. Orta Çağ katedralleri, taşın üzerine kazınmış kutsal metinler gibi bir devrin düşüncelerini anlatırken, matbaa ise fikirlerin çok daha hızlı ve özgürce yayılmasını sağladı. Artık taş sütunlar değil, basılı kitaplar konuşuyordu. Victor Hugo'nun ifadesiyle, "Kitap, yapıyı öldürecekti."

Mimarlık da herhangi bir yazı gibi başladı. Önce alfabe oldu. Bir taş dikiliyor, bu bir harf oluyordu; her harf, bir hiyeroglifti ve her hiyeroglifin üzerine, başlığın sütunun üzerine yaslandığı gibi, bir grup fikir yaslanıyordu. İlk ırklar, bütün dünya üzerinde, her yerde, her devirde, hep böyle yaptılar. Kimileri, özellikle tümülüsler, birer özel ad gibiydi. Hatta bazen, elde bol taş ve geniş bir düzlük olduğu zaman, bir cümle bile yazılıyordu. Yapı,söz oluyordu. Örneğin Süleyman Tapınağı, Kutsal Kitap’ ın sadece cilt kapağı değil, ta kendisiydi.

Matbaayla birlikte bu, basit bir dönüşüm değil, bir paradigma değişimi oldu. Eskiden bir toplumun düşüncesi, onun diktiği anıtlara işlenirdi. Piramitler, katedraller, tapınaklar, her biri bir zamanın kutsal kitabıydı. Ancak matbaanın gelişiyle birlikte bilgi aktarımı taşın durağan yapısından sıyrılarak kâğıdın akışkanlığına geçti. Mimari artık mutlak otoritenin değil, bireysel sanatçının alanı oldu. Artık her fikir bir taşa kazınmak yerine bir kitapta veya bir bildiride yer bulabiliyordu. Mimarlık ve matbaa arasındaki rekabet aynı zamanda bir çağ değişimini de gözler önüne seriyordu. Matbaanın icadı, bilginin demokratikleşmesini sağladı. Artık bilgi yalnızca büyük yapıların gölgesinde değil, her insanın elinin altında yer almaya başladı. Kitap, bilgiye erişimi artırdı, farklı düşüncelerin çoğalmasını sağladı ve toplumu yeni bir düşünsel özgürlüğe taşıdı.

Mimarlığın, var oldukları dönemin düşüncelerini yansıtan kutsal,dini, törensel yapılardan kurtulması hiyeroglifin, katedrali terk edip feodaliteye itibar sağlamak üzere şatoyu süslemeye gitmesi gibiydi. Katedralin kendisi, yani vaktiyle o denli dogmatik olan ve artık burjuvazi, özgür şehir ve özgürlük tarafından istila edilen bu yapı  rahibin elinden kurtulup sanatçının eline düşmüştü. Sanatçı, onu keyfine göre inşa etmeye başladı.Artık Halk dehası ve özgünlüğü, vaktiyle piskoposların yaptığı işi üstlenmişti. Her nesil gelip geçerken kitaba kendi satırlarını yazıyor, katedrallerin ön yüzündeki eski Roman hiyerogliflerin üstünü çiziyor, yerlerine koyduğu yeni simgenin altından dogma, ancak yer yer ve belli belirsiz görülebiliyordu.

On beşinci yüzyıla kadar mimarlık insanlığın başlıca kayıt defteri olmuştu. Bu zaman diliminde dünyada az çok karmaşık olup da yapı şeklinde somutlaşmayan hiçbir düşünce ortaya çıkmamıştı. Her halk düşüncesi, tıpkı her dinî yasa gibi, kendi anıtlarını yaratmıştı ve nihayet insan türünün taşa yazmadığı hiçbir önemli düşüncesi olmamıştı. Peki neden? Çünkü her düşünce, dinî olsun felsefi olsun, kendini sürdürmekte yarar görüyordu.  Bir nesli hareketlendirmiş olan fikir, başka nesilleri de etkilemek ve iz bırakmak istiyordu.

Matbaanın icadı, tarihin en büyük olayı, ana devrimdi. İnsanlığın ifade tarzının baştan başa yenilenmesi, insan düşüncesinin bir biçimden sıyrılıp bir başka biçime bürünmesi, Âdem’den beri aklı temsil eden simgesel yılanın tam ve kesin olarak deri değiştirmesiydi. Matbaa biçimi altında düşünce hiç olmadığı kadar ölümsüzdü.Uçucuydu, ele avuca sığmaz, tahrip edilemezdi.

Bugün ise insan tarihte olduğu gibi yeni bir ironiyle karşı karşıya kaldı. Matbaa mimarlığı gerilettiği gibi, dijital devrim de basılı kitabı tehdit etmeye başladı. Günümüzde bilgi, basılı kitaplardan bile daha hızlı yayılan dijital platformlara taşınmaya başladı. Hugo’nun zamanında matbaa, taşın üzerindeki bilgiyi silmişti. Bugün ise dijital çağ, basılı kitapların yerine geçmeye aday olarak gösterilmeye başladı.

Peki, şimdi sormak gerek: zamanında ‘’kitap, yapıyı öldürecek’’ savında bulunan Hugo yaşasaydı, bu kez "Dijital, kitabı öldürecek," mi derdi ? Kitap yerini dijitale bırakırken, taş yapılar kadar güçlü olacak mı, yoksa yeni bir düşünce biçimi, bir gün matbaayı da tarihin raflarına mı kaldıracaktı? Geçmişte taş levhalara kazınan düşünceler gibi, gelecekte de sanal dünyaya kazınan fikirler mi esas ve kalıcı olacaktı?

Kendi sürecinin farkına bile kendinin dışına çıktığı zaman varan insan, bu gelişim değirmenin içerisinde yüzyıllar boyunca öğütüldükten sonra ne olacaktı ?

Her değişim ve dönüşüm sürecini ilerleme olarak niteleyen insan, güneşin batışını seher sanıyor olabilirmiydi?

 

 
 
 

1 Comment


nizamettin Uçak
Mar 09

dijitalleşme yapay zekayla birleşerek kitapları ortadan kaldıracak...ve gün gelecek öğrenciler ders kitapları, kalem ve defter dolu çantayla değil sadece bir laptop ile okula gidecekler...

Like

© 2022 by Özhan Özdemir. Proudly created with Wix.com

bottom of page